Şeyhmus Çakırtaş

Şeyhmus Çakırtaş

3.Göz

Urfa dağlarında gezer bir ceylan…

19 Kasım 2020 - 11:17

Ceylan ile ilgili çok anlatım dinledim, çok şiir okudum, hakkında yakılan türkülerde eridim, tükendim.

Birçok kez demir çitler ardında ceylanları izledim, ama hiç yakında, dokunma mesafesinde ceylan görmedim, dokunamadım. 

Oysa yaşadığım coğrafya ceylanlar için en uygun yaşam alanıydı, sürülerle gezer, evlere kadar gelirlermiş. Ne zaman ceylanlar yok oldu, gözlerden uzaklaştı bilinmiyor.

Bu konuda bir kayıt, bir fotoğraf yok, varsa da ben ulaşamadım. Bildiğim, dinlediğim ceylanların giderek azaldığıdır.

Soylarının tükenme tehlikesi 1960'lı yıllarda baş gösteriyor ve ülkemizde 1977 yılında bu narin hayvanların koruma altına alınması gerektiği kararlaştırılıyor.
 

O gün bu gün, koruma istasyonlarında çoğaltma çalışması yürütülüyor. Koruma ve kollama politikalarına rağmen, halen doğal ortamlarında sürüler halinde, yaşayan ceylanları görmek mümkün olmadı.

Daha çok çiftliklerde, koruma alanlarında ve hayvanat bahçelerinde, bazen de yollarda "Dikkat ceylan çıkabilir" uyarı levhalarında görüyoruz…
 

Ben Urfa bölgesinde oldukça yaygın olan koşu atı besleyen çiftliklerinde gün batımında koşu atların fotoğrafları çekmek için bir dostumun çalıştığı çiftliğe ziyarete gittiğimde, çiftliğin en güzel köşesinde, tel çitle çevrilmiş, oldukça geniş bir bahçenin içinde ceylanları görünce, atları unuttum, zihnimde o an ceylan fotoğrafları çakmaya, art arda belgesellerdeki görüntüler belirmeye başladı.
 

Ne elimdeki lens uzaktan çekime uygundu, ne de ben. Çünkü ceylanları daha yakından görmek, dokunmak istiyordum.

Sağolsun, sevgili dostum, içimdekileri okurcasına ceylanların yaşam alanı olan bahçenin kapısını bana ardına kadar açtığında, ne yapacağımı şaşırdım.

Çok ürkek, narin yapılı bu canlılar karşısında nasıl davranacağımı düşünürken, bir iki tanesinin evcilleştiğini duyunca kısmen de olsa rahatladım.
 

Biz bahçeye girdiğimizde, halen dağ havası üzerinde olan ve evcilleşmeyen birkaç ceylan jet hızıyla bahçede dört yana koşmaya başlarken, evcilleşenler ise masum bakışlar arasında bizi ürkek ama tetikte bekler gibi duruyorlardı.

İşte o an bir avcı edasıyla yavaşça yaklaştım, yaklaştım ve ürkekçe birkaç kez art arda deklanşöre bastım, içim ürperdi.

Bunun bir av sahnesi olabilme ihtimali bile beni rahatsız etti ve bu narin hayvanların nasıl olurda, avlanıp, sofraları süslediğini düşündüm. Düşündükçe içim titredi, zihnim bulandı.

Bir yandan da fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Çok uzun süre kalamayacağımı biliyordum. Hayvanların bizden, elimdeki fotoğraf makinesinden ürküp, kendilerini tellere vurma ihtimalini düşündükçe, işimi en kısa zamanda bitirip, çıkmaya çalıştım.

Benim için müthiş bir deneyim, gerçek anlamda ceylan gözlerini yakından görme fırsatım oldu.

Bu narin hayvanların, neden şiirlere romanlara, edebiyata konu olduklarını daha iyi anladım. Bu güzelliğe, bu narin yapıya vurulmamak elde değil.

Hem çok masumlar, hem de çok narinler. Kesinlikle güzellik kavramı ceylanların gözlerinde anlam bulmuştur diye düşünüyorum.

Dil bilimciler ne düşünür bilmiyorum ama güzellik, ceylan simasında şekillenmiştir sanırım.

Fotoğraf faslını birkaç dakikaya sığdırmak zorunda olsam da, kafamda ceylanlarla ilgili onlarca şiir, onlarca roman ve efsane belirmeye başladı o kısa zamanda.

Ceylanların asırlar boyu, avcılardan nasıl köşe bucak kaçtıkları canlandı ve hikaye narin yapılı hayvanlardan sıyrılarak, hayatın içine aktı, acıdan, ayrılıktan bahseden türkülere gitti.

Sanırım birçok kişi "Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar" türküsünü bilir, bilmese bile duymuş, dinlemiştir.

Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmez parçası, ceylanlara dair unutulmaz dizeleri barındıran bir halk türküsü, bir ağıt, bir manzume.

Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar
Ciğerim yanıyor anam gözlerim ağlar
Benim zalim derdim cihanı yakar
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Urfa dağlarında gezer bir ceylan
Yavrusunu kaybetmiş ağlıyor yaman
Yarimın derdine bulmadım derman
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar
Ceylan senin gibi yüreğim yara
Cihanda derdime anam bulmadım çare
Bir yavru kaybettim gözleri kara
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar

 

Oldukça dokunaklı olan türkü kim tarafından söylenip, yazıldığı belli olmadığı için anonim olarak kabul ediliyor.

Değişik kaynaklar türkünün kaynağını araştırırken, hikâyesine göre kişi isimleri zikrediyor. Türkünün farklı farklı hikaye ve versiyonları olsa da, hepsinde ortak olan acının ceylan şahsında somutlaştığıdır.

Bazı kaynaklar türkünün bir Ermeni annenin 1915 yıllarında göç, göçertme sırasında kaybettiği evladına yönelik söylediği bir ağıt olduğunu yazarken, kimi kaynaklar da ise yine aynı minvalde ama 1915 olaylarından azade, evladını kaybetmiş insanların yaktığı bir ağıt olduğu belirtiliyor.

Kazancı Bedih, İlkay Akkaya, İbrahim Tatlıses ve onlarca sanatçının dillinde farklı farklı makamlarda söylenen türkü günümüzde halen popülerliğini korurken, ceylan ile insan yavrusunu aynı kefeye koyar ve evladını kaybeden anne yüreğindeki acıya, ceylan avcı ikilemine, asırlardır çözülemeyen muammaya vurgu yapar.

Türkünün hikayesi farklı farklı olsa da, acının katmerli sözcükleri zamana kafa tutar ve yıllar sonra bile insan yüreğinde yankı bulur.

1913 doğumlu ses sanatçısı ve bestekar Cemil Cankat tarafından derlendiği belirtilen ve Muzaffer Sarısözen'in bestelediği "Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar" türküsünün öyküsünün bir versiyonu oğlu Ahmet Cankat, şöyle anlatmaktadır:

Babam Cemil Cankat, annem Mintehe ile evlenir. İlk çocukları İbrahim dünyaya gelir. İbrahim, karakaşlı, kara gözlü, güzeller güzeli sevimli bir çocuktur. Yüzü adeta ay parçasıdır. Annesi, çocuğa göz değmesin diye oğlunu gelen gidenden adeta saklar. Babası da oğlunu çok sever, eve geldiğinde onunla eğlenir, oynar.

İbrahim, evin neşe kaynağıdır. İbrahim iki yaşına geldiğinde her ne olursa olur, hastalanır. Ateşler içinde kıvranır ve havale geçir. Hemen hastaneye ulaştırırlar, fakat yapılan tedaviler sonuç vermez ve İbrahim ölür.

Babam, çok sevdiği oğlunun ölümünden çok etkilenir, günlerce yemeden içmeden kesilir. Oğluna özlemini dile getirmek üzere 'Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar' türküsünü besteler ve kendi adıyla plağa okur. 1

Yine başka bir kaynak ise Kel Hamza diye bilinen saz ve söz ustası Hamza Şenses'in (1904-1939) üç kızından biri olan Türkan'ın kırda oyun oynarken, düşme sonucu kafatasının çatladığı anlaşılır.

O zamanın imkanlarına göre Urfa'da tedavisi mümkün olmaz. Babası, neyi var neyi yoksa satıp, Urfa dışında birçok yere götürürse de kızının derdine çare bulamaz.

Talihsiz Türkan, kafatası kırık olarak tam 7 yıl çile çekerek yaşar.

Kızı için varını yoğunu harcayan Hamza Şenses, çalışıp para kazanmak için Gaziantep'e gider. Doktora göstermek için kızı Türkan'ı da yanında götürür.

Kızını bir yakının evine bırakıp, program yapmak üzere gazinoya gider. Gazinoda program yaptığı sırada, kendisine bir haber gelir. "Kızın ağırlaştı, çabuk gel".

Maddi sıkıntı içinde bulunan Hamza "Şimdi nasıl geleyim, anlaşma yapmışım, sahneye çıkmam lazım, yoksa işime son veriler, programım bitsin geleyim" der.

Programım kısa sürede bitirip eve koşar. Eve vardığında, kızının vefat ettiğini öğrenir. O anda bütün dünyası kararır.

Herkesi odadan çıkarır, yerde yatan kızının üzerine kapanıp ağlar, gömleğini parçalar, feryat eder. "Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar" bestesini orada kızının üstüne yapar.

Bu olay üzerine Hazma Şenses de çok yaşamaz. Kızı öldükten sonra içkiye düşer, içine kapanık, dalgın biri olur. 1939 yılının bir kış gününde, 35 yaşındayken, Nacar Pazarı'nın üstündeki Çardaklı Kahve'den düşüp ölür. 2
 

Değişik öyküler barındıran türkünün başka hikayesi ise 1915 yıllarına dayanır. Daha hazin, daha dokunaklı ve kısmen de politik.

Verjine Svazlian Fonu adına Hagop Gyurcyan tarafından 1985 yılında kayıt altına alınan ağıtlar içinde yer alan parça, 1915 olaylarında yavrusunu kaybeden bir annenin ağıtını anlatır. 

Türkçe olarak kayıt altında alındığı anlaşılan türkü diğer versiyonlarından farklı olarak "Ermeni yanar, gözleri yaşlı" dizelerini barındır.

O dönemki politikaları yansıtan ve yol vermeyen dağlardan bahseden türkünün Urfa ve çevresinden 1915 yıllarında yaşanan göç, göçertme olaylar sırasında dile geldiğine inanılıyor.

Bugün Urfa sıra gecelerinde sık sık dile gelse de, hikayesi farklı farklı yorumlanıyor, algılanıyor ve bir eğlence aracına dönen türkünün acılardan süzülmüş bir türkü olduğu maalesef unutuluyor.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
google.com, pub-4228995289596695, DIRECT, f08c47fec0942fa0